BAĞEVİ

30/4/2009

BAĞEVİ

Etrafı ağaçlarla,çiçeklerle ve üzüm bağıyla çevrili bir bahçe ve bu bahçenin tam ortasında üç katlı bir ev yazı ayrı güzel,  kışı ayrı güzel ama biraz zahmetli yinede neşe içinde geçirdiğim o güzel günler ve o ev :   Tüm aile birlikte geçirdiğimiz bayramlar, salça zamanı, şire zamanı, kurban kesimi  çoluk çocuk bahçedeki koşturmacamız havuzun etrafında kovalamacalarımız ve babannemin   “ biik kele bacım heç durmıysıız”  diye çınlayan sesi anılarımdan hiç çıkmayan film kareleri gibidir. İçinde yaşarken hiç farkına varmadığımız, şimdi uzaktan bakınca inadına ulaşılmaz ve güzel gelen o günler. Amcalarım, yengelerim, halalarım ve kuzenler. Küçüklü büyüklü çocuklardık.  O bahçenin her yanında ayrı bir hatıra bıraktık. Kuyudan  su motoru vasıtasıyla çekilen buz gibi suyla dolu havuz; bir cesaret içine dalıp dudaklarımız mor titreyerek çıkışımız sıcak bahçe betonuyla veya güneşte ısınmış bahçe hortumundan akan sıcak sularla ısınmaya çalışmamız. Hangisini anlatayım şimdi birdenbire hafızamda canlanan o eski hatıraların bilmem. Nisan ayı sanırım bana bunları hatırlatan yada biraz önce çocukların ağaçtan koparıp verdikleri erikler. Bir erik ağacımız vardı hemen merdivenlerin yanında altında evcilik oynadığım nisan mayıs gelince dallarından tazecik erikler topladığım. Mutfağın bütün eşyalarını indirir evcilik oynardım zavallı babannem söylene söylene toplardı. Hemen yanıbaşında bir kartopu ağacı vardı birimizin  dalına asıp unuttuğu  yaz geçip sonbahar gelince bulduğumuz  arabanın anahtarları geliyor aklıma. Benim yedinci yaşımın hediyesi altın bileziğimi ondört yaşımda bulduğum çiçeklik babannemin söylemiyle ekinlik. Üzerine çıkarak şiirler şarkılar söylediğim , istiklal marşını ezberlediğim küçük havuz. Dallarında Tarzancılık oynarken düştüğüm ceviz ağacı. Şimdiki çocuklar bilmiyorlar hangi mevsimde hangi ağaca çıkılır ne kadar şanslıymışız meğer.  Önce bademler ardından erikler çiçek açardı. Haziran deyince kiraz ağacının tepesinden inilmezdi. Hemen dibindeki leylaklar anneler gününün kurtarıcısıydı. Temmuzda dut Ağustosta incir yerdik dalından. Eylül geldimi ceviz ve fıstık demekti. Ellerimiz kararırdı cevizden. Hele birde babannem şire yapmaz mıydı. Gelsin tatlı sucuklar, bastıklar, tarhanalar.

     Ben o evde doğmamışım ama çocukluğumun en güzel yılları orda geçti.  Kimbilir birçoğunuzunda çocukluğunun geçtiği böyle bir ev vardı  belki mizansen biraz değişikti, dekor farklı, kişiler başka ama biz hep o bahçelerde bıraktık çocukluğumuzu.Hikayeler dinledik uzun kış geceleri sobanın çıtırtısının yanında , patlatılan mısırların o eşsiz tadında.  Sobanın üzerinde pişirilen burma kadayıfı bir daha asla o lezzette yiyemeyeceğimi bilmek, çarşıdan aldığım kestaneleri sobanın üstünde pişirmeye çalışırken boğazıma düğümlenen o garip boğum. Sizde hikayeler dinledinizmi tandırın başında bilmem hele birde oyıllarda sıkça olduğu gibi elektrikler kesilince daha bir doyulmaz olurdu sohbetin tadı hatırlarım hala elektrik gelince biz çocukların hayal kırıklığına uğradığını. Vezir olmanın adam olmaya yetmediğini o hikayelerden öğrendik. Kimsenin yaptığının yanına kar kalmayacağını, bir böceğin bile sebebsiz yaratılmadığını, her işte bir hayır olduğunu, sevmeyi, sevilmeyi, cömertliği, kahramanlığı, saygıyı, adam olmayı, incitmemeyi o hikayelerden öğrendik.

      O ev, o bahçe, o sohbetler  yok artık.Hatta kar bile öyle yağmıyor şimdilerde. Mevsimler mi değişti ne? O günlerden geriye kalan bir sıcaklık, bir tatlı tebessüm ve hikayelerle süslenen anılarım sadece “yasemin kulun olsun yar senin”  “ üç turuncun hikayesi”  “uzun duvar” ve daha niceleri  babannemle birlikte bağevi ve sinemada sanki  uzaktan bakıyorlar bana.

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

NAKIP ALİYİ DE GEÇTİ HAAA

4/4/2009

 

Nakıp Ali, yaşamı Kadir İnanır ve Fatma Girik'in oynadığı "Sinema Bir mucizedir" filmine Konu olan, namı yurt dışına aşan bir sinema gönüllüsüdür . 1897 yılında o zamanki adıyla Ayıntab kasabasında doğar. Küçüklüğünde arkadaşlarını toplayıp örtüler altında onlara Hacivat ve Karagöz oynatan Nakıp Ali, daha sonraları "Saz" olarak da adlandırılan canlı müzik yapılan ve dönemin en önemli eğlence mekanları olan çay bahçelerini işletmeye başlar. Kurtuluş Savaşı'nın başlaması üzerine Kuvvayı Milliye'nin Antep Cephesi'nde bombacı olarak görev yapmıştır. Kendi yaptığı el bombalarını imal ettiği için, ismi Bombacı Ali olarak kalmış, Ayıntab'ı Gaziantep yapan sayısız kahramadan biri olmuştur. Savaş sonrasında İstanbul gezisi sırasında ilk defa sinemayı görür. İstanbul'dan aldığı ikinci el makinaları Gaziantep'e 1924 yılında getirir. Sinema makinelerini getiriken "Benim işim halkı eğlendirmek, bu sinema da çok eğlenceli bir şey" diyerek bölgenin ilk sinema işletmecisi olur. Elektriğin sınırlı olduğu o yıllarda jeneratörlerle işletilen sinema halkın yoğun ilgisiyle karşılaşır. Ahşap Asri Sinema (Sonradan altı beton, üstü beton Nakıp Sineması) Gaziantepliler için vaz geçilmez olmuştur. Nakıp Ali tarafından getirilen sessiz filmlerin altyazılarını İngilizce bilen bir öğretmenle anlaşarak anında salondakilere tercüme ettirir. Bununla da kalmayıp İstanbul'da bile olmayan bir uygulamayıbaşlatarak seans arasında konserler verdirdi. Filmin gösterimi sırasında gramafondan veya canlı olarak izleyicilere müzik dinlettirme fikri de ona aitti. Bütün sinemalarda sık sık cereyan kesilir, film kopardı. Haydi, iki kere neyse... Üçüncü kopuşta, seyirciler, "Nakıp Ali'yi geçti haa!" diye bağırırlardı. Neredeyse her gün her sinemada olurdu bu...

"Nakıp Aliyi de geçti haaa"

Nakıp Ali sinemasının bir espirisi olan "Nakıp Aliyi de geçti haaa" sesleri bugün hala Antepliler tarafından gündelik yaşamda kullanılan bir söz. Nakıp Ali'nin arkadaşları Nakıp Ali'den duyduları bir anıyı anlatırken Nakıp Ali'nin şöhretinin İstanbul’a kadar ulaştığını söylerler. Nakıp Ali seyahat için İstanbul’a gittiğinde bir de sinemaya gidip film seyretmek ister. Laleli’de bir sinemaya girer Koltuğa oturur filmi seyretmeye başlar ancak filmin ortasında film takılınca iki katlı sinemanın alt kat koltuklarında bir ses yükselir: "Nakıp Aliyi geçti haaa." Nakıp Ali sinemasında yaşananlar aslında Antep'in gündelik mizahına da konu olur. Öyleki salonda film gösterilirken salonun sallanması üzerine "Zelzele oluyor" korkusuyla halk kapılara hucum eder. Nakıp Ali halkın karşısına dikilir ve "Ne oluyor?" der. Antepliler "Zelzele oluyor sinema yıkılacak" deyince de "Sinema benim değil mi yıkılırsa yıkılsın size ne" diyerek halkı oturtur.

"Biber kendine kalorifer mi taktırdı"

Antep'te sinema tek olunca Nakıp Ali sineması etrafında söylentiler birbrini kovalar. Sinema bir yangın geçirir ve halk sinemaya gelmeye korkar bunun üzerine sinemasını onarımdan geçiren Nakıp Ali sinemanın ilk günlerini bedava yaparak müşteri sorununu çözer. Sinema biletlerine zam yapmak isyteyen Nakıp Ali belediyenin yolunu tutar. Ülkü Tamer'in anlattığına göre "Nakıp Ali, Belediye'ye başvurdu; bilet fiyatlarını 25 kuruştan 35 kuruşa çıkarmak için. Belediye'den yanıt geldi: "Sinemana kalorifer yaptırırsan, koltukları marokenle kaplatırsan, olur." Nakıp Ali Belediye'yi bastı o gün: "Ulan, pazarda biber kendine kalorifer mi taktırdı da 8 kuruştan 10 kuruşa çıktı! Patlıcan kendini maroken mi kaplattı da 12 kuruştan 20 kuruşa çıktı!"

Nakıp Ali kentte eğitim gelişmesi için de kendine göre bir çözüm yoluüretir. Sinemasını öğrencilere bevada yapan Nakıp Ali büyüklere de gece okuluna yazılıp müdürden kağıt getirirlerse sinemayı bedava yapacağını anlatır. Bir dönem Gaziantep'te sinemaya gidebilmek için çok kişi gece okuluna yazılıp okuma yazma öğrenmiş. Fakat Anteplilerin gönlünde Nakıp Ali'nin toplattığı "Hac" filminin özel bir yeri vardır. Nakıp Ali filmi gösyterimden önce bütün hocalara bir yemek verir ve müftü de yemeğe katılır. Daha sonra hocalar Hac filmi hakkında çeşitli yorumlarda bulunur. Antep'te film daha gösterime girmeden filmi üç defa seyredenin Umre'ye yedi defa seyredenin de Hacca gitmiş gibi olacağı ve sevap alacağı söylenir. Filmin gösterime gireceği gün sinamanın olduğu alan hınca hıç dolar ve film haftalarca gösterimde kalır. Parası olmayanlar "Evladım dört defa izleyebildim müsaade et üç defa daha izleyip Hac sevabı alayım "diyerek Nakıp Ali'nin kapısını çalmaya başlar; o da kimseleri kırmaz filmi izlettirir. 1 Nisan 1969'da yaşamını yitiren Nakıp Ali'nin yaşamı Kadir İnanır ve Fatma Girik'in, rol aldığı "Sinema Bir Mucizedir" filmiyle 2005 yılında sinemaya uyarlandı. Nakıp Ali Sineması, Orhan Barlas (Gazeteci Mehmet Barlas'ın babası, Gaziantep milletvekili), Rauf Kutlar (Onat Kutlar'ın babası) ve Ülkü Tamer'in girişimiyle kurulan "Gaziantep Sinema Tiyatro Derneği"nin sunduğu Türkiye'deki ilk sinematek gösterimlerine, tiyatro gösterilerine ve aralarında Safiye Ayla, Münir Nurettin gibi isimlerin de bulunduğu konserlere ev sahipliği yaptıktan sonra 1994 yılında Celal Doğan'ın Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde uygulamaya konan Kentsel Gelişim Projesi nedeniyle yıkıldı.

 

 

Nakıp Ali ismi modern sinemalarda yaşatılıyor

Gaziantep'te 2008 Mayıs ayında açılışı gerçekleşen Sinepark Nakıp Ali Sinemaları Gaziantepli efsane sinema işletmecisi Nakıp Ali'nin gelecek kuşaklar tarafından da tanınmasını sağlayacak.  Sinepark Nakıp Ali Sinemaları, 20 salonda toplam 1301 koltukla hizmet vererek Nakıp Ali ismini yaşatacak. Projeyi hayata geçiren Fiba Holding yönetim kurulu üyesi Murat Kazaz, açılış konuşması için kürsüye çıkıp konuşmaya başladığında mikrofonun çalışmaması üzerine salondan Nakıp Ali sinemalarında film izlemiş eski Gazianteplilerin duymaya alışık olduğu "Nakıp Ali'yi geçti ha…" cümleleri bu defa espri olarak salonda çınladı. Nakıp Ali'nin en küçük oğlu Doğan Nakıpoğlu da, FİBA yöneticilerinin sinemalarına Nakıp Ali adının verilmesinin aileiçinde mutlulukla karşılandığını belirterek, bu açılışın kendisini sinema salonunda filmler arasında geçen çocukluğuna götürdüğünü söyledi. Babasının İstanbul'da halka açık sinema gösterileri yapılmasından sadece 15 yıl sonra Gaziantep'te sinema salonu kurarak işletmeye başladığını anlatan Nakıpoğlu, "Babam bu sinemayla Gaziantep'in kültüründe önemli bir rol oynamıştır." dedi. Konuşmaların ardından Alper Baraner'in yönetmenliğinde çekilen "Evvel Zaman İçinde Bugünden Geleceğe Nakıp Ali ve Sineması" adlı otuz dakikalık belgeselin gösterimi yapıldı. Nakıp Ali'nin hayatını anlatan belgesel salonda sık sık kahkaha ve alkışa neden oldu. Sinepark Nakıp Ali Sinemaları'nın  açılış törenine Şevval Sam konseriyle devam edildi. Arkadaki sinevizyonda Yeşilçam filmlerinden parçalar eşliğinde Yeşilçam şarkılarını seslendiren Şevval Sam, "Özel insanları, özel şeyler bırakan insanları artık bulmak zor" diye başladığı konserde "Bunlar hepimizin gençliğini, çocukluğuna, aşklarına imza atmış şarkılar" dediği "Senede Bir Gün", "Bir kere sevdim diye", "Sonbahar Rüzgarı", "Ağlama değmez hayat" gibi şarkıların yanı sıra Nakıp Ali'nin çok sevdiği "Bakmıyor Çeşm-i Siyah" adlı şarkıyı da seslendirdi.

 

 

"Böyle bir sinemasal ortam görmedim"

Nakıp Ali Sinemaları'nın açılışında İstanbul 27. Uluslararası Film Festivali'nde Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın "En İyi Türk Yönetmeni" ödülünü alan ve hat sanatçısının yaşadıkları üzerinden bir vicdanî hesaplaşmayı anlatan "Nokta" filminin Gaziantep galası da yapıldı. Gala nedeniyle yönetmen Derviş Zaim ve filmin başrol oyuncusu Mehmet Ali Nuroğlu da davetliler arasındaydı. Açılış için hazırlanan sinematek filmlerini sinema yazarı Atilla Dorsay tanıttı. "İstanbul dışında hiçbir yerde böyle sinemasal bir ortam görmedim" diyen Dorsay, Türkiye'de ilk sinematek gösterimlerinin Nakıp Ali sinemalarında yapıldığını söyledi.

Dorsay sinematek gösterimi kapsamında seçtiği Ömer Lütfü Akat'ın Düğün filmini 1973 yılında çekmiş olmasına karşın filmin 35 mm'lik kopyasının bulunamadığına, Fransız yönetmen Jean-Luc Godard'ın 1958'de çektiği "Serseri Aşıklar" filminin ise daha eski bir film olmasına karşın pırıl pırıl bir 35 mm kopyasına ulaşılabildiğini söyledi. Dorsay, eski Türk filmlerinin 35 mm'lik kopyalarının toplanarak acilen koruma altına alınması gerektiğini söyledi. Dorsay, ayrıca Nakıp Ali'yi kitaplarıyla ve yazılarıyla tüm Türkiye'ye tanıtan Ülkü Tamer'in rahatsızlığı nedeniyle açılışa katılamamasını büyük bir eksiklik olarak niteledi.

 Ve 1 Nisan 2009 Nakıp Ali’nin 40. Ölüm yıldönümünde Nakıp Ali  Sineması Türkan Şoray’ı onun filmlerinde giydiği elbiseleri ve aksesuvarları ağırlıyor.

Bu etkinlik çerçevesinde Nakıp Ali sinemalarında Türkan Şoray’ın “ Vesikalı Yarim,Asiye Nasıl Kurtulur ve Yılanı Öldürseler” filmlerini izleyecekler türkiye’nin sosyal ve kültürel tarihine tanıklık etmenin dışında bir Gaziantepli olarak Nakıp Ali gibi bir hemşehriye sahip olmakla gurur duyacaklardır. Tıpkı benim O’nun dedem olmasından duyduğum gibi. O çağının en aydınlık siması olmasının dışında ilerici Türkiye Cumhuriyeti’ninde yılmaz bir askeriydi bence daha o yıllarda bu kadar cesur ve aydın fikirli olmak ve bu yenilikleri halka sunmak her babayiğidin harcı değildi bence. Ruhun şad olsun dede nur içinde yat.

 

 

 

 

"yazıyı yedi defa okuyan hacı oluyor"

 

 

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

İŞTE AYLARDIR BENİ EVE BAĞLAYAN MELEK

14/12/2008


Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

HAYAT BU KADAR HIZLI AKIP GİDERKEN ÖNÜMÜZDEN YALNIZCA SEYRETMEK

11/9/2008

SELAM SEVGİLİ BLOGCU ARKADAŞLARIM NE KADAR UZUN ZAMAN OLDU. BELKİDE BURADA TANIŞIP YAZILARIYLA SEVDİĞİM ARKADAŞ OLDUĞUMUZU HİSSETTİĞİM BLOGCU ARKADAŞLARIM SAYFAMIN TAM YEDİ AYDIR GÜNCELLENMEDİĞİNİ GÖRÜNCE VAZGEÇMİŞTİR ARTIK UĞRAMAKTAN. BELKİDE SANAL DÜNYANIN HERŞEYİ ÇABUCAK TÜKETEN O ENERJİSİ BENİM BU SAYFALARDA YAKALADIĞIM SAMİMİYETİ DE ALIP GÖTÜRMÜŞTÜR. İNSANLAR TEKNOLOJİNİN O SINIRSIZ SEMALARINDA BAMBAŞKA SAYFALARA DALIP UNUTUVERMİŞLERDİR BURADA KÜÇÜÇÜK BİR GÜNLÜKLERİ OLDUĞUNU. BENİ İSE BURALARDAN UZAKLAŞTIRAN MİNİK MELEK YEDİ AYLIK ARTIK. ZAMANIN NASIL GEÇTİĞİNE ŞAŞARAK BU DÜNYADA NİÇİN VAROLDUĞUMU DAHA NELER YAPMAM GEREKTİĞİNİ KENDİME VE ÇEVREME NELER KATABİLECEĞİMİ HATALARIMI NASIL TELAFİ EDEBİLECEĞİMİ( Kİ BU ÇOK ZOR)  DÜŞÜNÜREK MİNİK MELEĞİMİ BÜYÜTMEKLE GEÇİYOR GÜNLER ŞEHİRDEN ÇOK UZAK OTURMAMIN İNTERNET DENEN BU HARİKA DÜNYANIN HENÜZ ORALARA ULAŞAMAMIŞ OLMASININ BENİ TEKNOLOJİDEN VE BU SAYFALARDAN UZAKLAŞTIRMASINA ÜZÜLMÜYOR DEĞİLİM AMA BİR YANDAN DA YUNUSUN ÇİLESİNİ DOLDURMASI GİBİ ÇİLE DOLDURDUĞUMU DÜŞÜNMEKTEYİM. ŞİMDİ EDEBİYAT YAPIYORUM ZANNEDECEKSİNİZ. AMA GERÇEKTEN BİR DAĞ BAŞINDA OTURUYORUM. BAKALIM BUGÜNLERİNDE VARDIR HAYATIMA KATACAĞI BİRŞEYLER. ŞİMDİLİK BENDEN BU KADAR UMARIM SESİME SES OLARAK GERİ DÖNERSİNİZ VE BEN DE HALA BU SAYFALARI OKUYAN BİRİLERİ OLDUNU DÜŞÜNÜP MUTLU OLURUM. HAYATINIZA SEYİRCİ KALMAYIN LÜTFEN

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

GELECEK NASIL GELECEK?

5/2/2008

SELAM SEVGİLİ BLOG ARKADAŞLARIM,

 

ŞİMDİ YENİ YAZI GÖRENLER EH NİHAYET DİYECEKLER BİRBUÇUK AYI GEÇMİŞ ÇÜNKÜ. HERGÜN İÇİMDEN BİR SÜRÜ ŞEY YAZMA İSTEĞİ DOLUP TAŞARAK GELSEDE  MALESEF EVLERİNDEN BAĞLANAN  O MUTLU GRUP ARASINA GİREMEDİM HENÜZ. BANA HENÜZ BİR TUŞ UZAKLIKTA DEĞİL BU HARİKA DÜNYA. EN AZ BEŞ KM. VAR ARAMIZDA. EVİNİZ ŞEHİR DIŞINDA OLUNJCA HELE ARABANIZDA MECBURİ HİZMETE GİDİNCE KALIVERİYORSUNUZ SADECE KİTAPLARINIZLA BAŞBAŞA. SON ZAMANLARDA GÜNDEMLE İLGİLİ, OKUDUĞUM KİTAPLARLA İLGİLİ ÖYLE ÇOK ŞEYİ PAYLAŞMAK İSTİYORUM Kİ SİZ SEVGİLİ BLOGCULARIMLA. AMA İŞTE YAKLAŞIK BİR SAAT ÖNCE GELDİM. MAİL KUTUMDA BİRİKEN BİN BİLMEM KAÇ MAİLİ AZ OKUYARAK, AZ SİLEREK; MSN' DEN GELEN "NEREDESİN SEEEENNN?" ÇIĞLIKLARINA CEVAP YAZARAK, BİR ARPA BOYU YOL BİLE KATEDEMEDİMİĞİMİ, YAZMAK İSTEDİĞİM BİR ÇOK ŞEYİ YAZAMANDAN BİRAZDAN ÇIKIP EVE GİTMEK DURUMUNDA OLDUĞUMUDA BİLEREK HİÇ OLMAZSA GÜNCEL TUTMAYA ÇALIŞTIĞIM

 SAYFAMDAN  SİZLERİN SICAK VE GÜZEL YAZILARINIZA DA ŞÖYLE BİR GÖZ ATIP KAÇACAĞIM. SANIRIM UZUNCA BİR ZAMANDA GÖRÜNMEYECEĞİM. AMA  BU TÜRBAN KONUSUYLA İLGİLİ BEN DE İKİ ÇİFT LAF ETMEDEN İÇİM RAHAT ETMEYECEK. HEP DÜŞÜNÜYORUM  İNÖNÜNÜN O GÜZEL SÖZÜNE TAKILIYORUM " BU ÜLKEDE NAMUS ERBABI DA NAMUSSUZLAR KADAR CÜRETKAR OLMADIKÇA" SANIRIM SORUNLAR HEP YERİNDE SAYACAK SESİMİZ HALA ÇIKIYOR DİYEMİYORUM. EN CÜRETKAR GAZETECİLERİN BİLE ÇARESİZ KALDIĞINA TANIK OLUYORUM YAZILANLAR SÖYLENENLER HAVADA KALIYOR GİBİ.   BİR YAZI OKUDUM BİRAZ ÖNCE DUYGULARIMA TERCÜMAN OLAN ONU PAYLAŞMAK İSTİYORUM SON OLARAK UMUTLUYUM HALA HERŞEYE RAĞMAN GELECEK GÜZEL GÜNLER VAR HALA EMİNİM SEVGİYLE KALIN

 

Elbette tepkimizi gösterecek eylemler yapılmalı, egemenlik-bağımsızlık-laiklik konularında asla susulmayıp her an uyanık ve duyarlı olduğumuz anlatılmalı ama, söylediklerimizin arkasında da kararlıklıkla duracağımız her koşulda gösterilmeli ve asla taviz verilmeden unutulmadan Atatürk yolu izlenebilmeli... Hüseyin Mümtaz'ın yazısı bana battı, canımı acıttı.. Çünkü yerden göğe kadar haklı... ÇYDD gibi dışarıdan beslenen STK'ların düzenlediği eylemlerin "gaz almaya" yönelik olması engellenmeli... 2 bayrak sallandı, 3 slogan atıldı diye vatan görevini yerine getirildi sayılmamalı. Takipçisi olunmalı, ne söylediysek her ne pahasına olursa olsun uygulamaktan kaçınılmamalı. Unuttuk mu, Erbakan yıllar yıllar önce çıkıp "askerler rektörler türbana selam duracaklar" demişti. "İlacı şekere sarıp vereceğiz" demişti. "Kanlı mı olacak kansız mı" demişti... Şimdi öğrencileri onun bu sözlerini tutup, bir bir yerine getiriyor.. Peki ya bizler? Atatürk'ün evlatlarıyız diyen bizler hangi sözünü tutup da yerine getirdik? Şeyh, tarikat, meczup ülkesi olmayacak dediği Türkiye'nin geldiği şu durumda hiç mi payımız yok? Düşünsenize, olmayan mezarlar için İstanbul'un göbeğinde türbeler icad ediliyor! Çünkü kendisini Atatürkçü sayanlar dahi gidip taşın karşısında el açıp dua ediyor, taşa tapınıyor!  Bağımsızlık ve egemenlik için verilmiş bir savaşın mürasçısıyken Avrupa kapılarında, ABD kapılarında ve şimdi elin yallelli ilkel araplarının kapılarında ayaklarının altında böcekler gibi ezilen biz değil miyiz? Geldiğimizşu noktadan sonra artık ben kimseyi suçlama hakkını kendimde göremiyorum! Kış kışlığını puşt puştluğunu yapacak tabii ne bekliyorduk ki zaten.. Önemli olan bizim ne yaptığımız. Bizler de ağızı açık ayran budalası gibi olup biteni izleyip, yıllardır yan gelip yatmışsak, bu güne kadar yapılanlara doğru dürüst ses çıkartmayıp işi boyuna yukarıdakilere, asıl ihanetçilere havale ettiysek bunun suçunu nasıl başkalarının üzerine atabiliriz? Bakın şimdi hıyanet içindeki hükümet ve ortağı Mehepe'nin arkadan kurmalı kuklası yıllarca emek vermiş olan öğretim görevlilerine kapıyı gösterdi. İşte bu noktadan sonra ben rektörler de dahil bütün öğretim görevlilerinin tamamının topluca istifasını beklerim.. Bakalım o zaman ne halt eder hainler, açıkça görürüz... Yok eğer kişisel kaygılar ve çıkarları nedeniyle korkar da yapamazlarsa, geçiniz! Oradan oraya elde bayrak koşturmanın manası kalmamıştır derim!
Kabul edelim, karşımızda dalalet ve hıyanet içerisindekiler varsa bizler de gaflet içerisindeyiz!
Kimse de söylediklerime alınmasın, çok kızgın, kırgınım ama asla yılgın değil!
Melike FK
Gölgeler ve İh(n)sanlar
 
Başınız her sıkıştığında Anıttepe'ye koşup Atatürk'e şikâyet etmekten başka yapacak daha iyi marifetleriniz olmalı. Geçen yılın ilk yarısında da çok görmüştük böyle mitingleri. 

Cumhuriyet demiştiniz, bayrak demiştiniz, Atatürk demiştiniz, "Onuncu Yıl" marşları söylemiştiniz.
 
(**Yalan mı; "Çankaya yolları Gül'e kapalı" diye hançerelerimiz yırtılmıştı.. Şimdi kim var Çankaya'da? Sıkma başlı görgüsüz bidon ve o adam!! Sözde yollarını kapatacağımız Çankaya'ya çıktığı gün yandaşları bizlerden aldıkları rövanşın sevinçli telaşıyla koştura koştura köşke gittiğinde, yollarına güller dökülmeye kalkıldığında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'i uğurlamaya bir avuç insan ancak gidebilmişti!!! Melikefk )
Ne oldu?
 
Suudi Kralı filancanın 10 Kasım'da Anıtkabir'e gitmeyip de maşlahının eteklerini savura savura Ankara'nın bir otelinde bağdaş kurup oturmasını hadi bir kenara bırakıyorum ama…
 
Ama Sudan Kralı falancanın da Anıtkabir'de Atatürk'e karşı cüppe ve kukuletası ile sergilediği soytarılığa bir şey demeyip, çıt çıkarmayıp şimdi başınız sıkışınca Atatürk'e koşmanızda kusura bakmayın pek samimiyet göremiyorum.
 
Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Saygun'un üzerini "usul"leri öyle gerektirdi diye Pentagon'a girerken aramak istemiş, sokmamışlardı.
 
Gül'ün son gezisinde "Cumhurbaşkanlığı Yaveri"ni, yine "usul"leri öyleymiş diye Cumhurbaşkanı'nın arabasına almadılar.
 
Tepki gösterdiniz mi?
 
Genelkurmay Başkanını bile "bir fırt sigara" için son İngiltere gezisinde bahçeye çıkardılar.
 
Âdetleri öyleymiş.
 
Yurt dışına gidince yabancıların usul ve adaplarına uymakta büyük titizlik gösteriyorsunuz.

Jest yapıyorsunuz.

Jestleri hep siz yapıyorsunuz.
Jestleri neden hep siz yapıyorsunuz da başkasından aynı şeyleri beklemiyorsunuz?
 
Amerikan Dışişleri'nin üç numarası Bryza Erivan'da "Bir millet iki devlet anlayışını artık bir kenara bırakın" dedi.
Anlı şanlı politikacılarımızda çıt yok.
 
Yunanistan'ın Elefteros Tipos gazetesinde yayınlanan yorumda, Batı Trakya'da yaşayan Türklerin "İslamlaştırılan yerliler" olduğu ve bazılarının da "Türk olduğunu düşünen Çingeneler" olduğu yazıldı, mangalda kül bırakmayan politikacı ve akademisyenlerimizde yine tık yok.
 
Anıtkabir kime bağlıdır?
Türk Silâhlı Kuvvetleri'ne.
 
Sudanlı katil soytarı geldiğinde görevli Başçavuş neden "cübbeni takkeni çıkar, edebini takın" diye ona ve etrafındakilere haddini bildirmedi?
Neden?
Hem de kaşlarını şöyle bir çatarak.
"Bizim usulümüz de böyle, işinize gelirse" neden demedi?
 
Onun için ben şimdi Atatürk'e verdiğiniz 222A dilekçenizin pek kıymeti harbiyesi olduğuna inanmıyorum.
Samimi olanlar düşündükleri gibi yaşar, öyle davranırlar.
Özleri ve sözleri birdir.
 
Gölge etmeyin başka ihsan istemez.
Tamamen "şahsi fikrimdir".
Kayda geçsin diye ifade ediyorum.
 
"57'NCİ ALAY HER YERDE…
HEPİMİZ 57'NCİ ALAY'IN NEFERİYİZ."
 
Hüseyin MÜMTAZ

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
« Önceki -

HAYAT VE İNSAN

hayat dediğin bir nehir akar gider karışamazsan sularına seyreder durursun yalnızca

Son Yazılarım

Arkadaşlarım

Kategorilerim

Bağlantılarım

Designed by In Obscuro
İlgili aramalar: müzik - Şebnem ferah - - sil baştan -  Şebnem -  ferah -   sil -   baştan